Saturday, December 25

bir alıntı

Dostum, göründüğüm gibi değilim. Görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. Senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise.
Benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez.
Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.
‘Rüzgar doğuya esiyor’ dediğin zaman ‘evet, doğuya esiyor’ derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
Denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. Bırak denizimle başbaşa kalayım.
Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. Bırak gecemle başbaşa kalayım.
Sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumun ötesinden bana seslenirsin,’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım’-çünkü cehennemimi görmeni istemem. Alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. Senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi. Bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.
Sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim. Ama içimden senin sevgine gülerim. Gene de gülüşümü göresin istemem. Bırak kahkahalarımla başbaşa kalayım.
Dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. Oysa ben deliyim ama gizliyorum deliliğimi. Bırak deliliğimle başbaşa kalayım.
Dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? Benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele.



Halil Cibran

Monday, December 6

Peter Pan

‎"Düşler ülkeleri elbette çeşit çeşittir. Örneğin, John'unkinde, üzerinde flamingoların uçtuğu ve John'un da bu kuşları avladığı bir göl varken, Michael'ınkinde -Michael çok küçüktü- üzerinde göller uçan bir flamingo vardı."

Saturday, December 4

beklemek.

Bir özlem var içimde, çok derinden kendi varlığını hissettiren. Neye ya da kime belli değil. Ağırlığı kalbimin tam üzerinde. İstediğim bir şeyler var, içimde; ne olduğunu benim bile tam olarak çözemediğim. Bazen kelebekleri hissediyorum, bazen de bir kramp oluyor aynı kelebekler midemin içinde. Ne beynim yoruldu kalbimin sesinden, ne de kalbim beynimin düşündüklerinden. Ben ise kulaklarımı tıkadım; içimde kendi kendime bulmayı başaramadığım sessizliği, bir gün biri bana hediye eder diye bekliyorum.

Wednesday, May 26

Sayfa / 87

Annenin yüzü bataklık gibi kapkaranlıktır. Masanın üzerinde çömelmiş bir şeyler çiğniyordur. Duvara dolaplı bir saat dayandırılmıştır. Bu, saat başlarını hiç sektirmeden vuran dev bir saattir. Aynı zamanda pişmanlık saatlerini, dua, içki saatlerini ve sabah saatlerini de.
.
Ve elbette gece saatlerini de.
.
Anne o saatte, o dev saate hiç bakmaz. Onun önünden geçerken camdan dışarı bakar ve aşağılarcasına tükürür. Dışarıdaysa tohum çatlar, çiçeklenir ve bir süre sonra solar.
.
Karanlık geçitte incecik, uzun bir gölge hareket eder; kocasıdır.
.
"Sana kahve yapayım mı?" diye homurdanarak sorar adam.
.
Anne hiçbir şey duymaz. Horulduyordur. Ve horuldarken üç çocuk dünyaya getirir. Erkek olan ölür, kızlarsa yaşar.
.
Adam kızları alır ve birçok çocuğun bulunduğu salona götürür. Erkeğiyse dışarı çıkarır, ekinlerin arasına yatırır. Anne uyanmıştır ve yeniden bir şeyler çiğner. Adam ahıra gider ve içip sarhoş olur. Ahırdaki inekler de anne gibi bir şeyler çiğnemektedir.
.
Adam bir inek keser. Anne, adam ve çocuklar o ineği yer. Ekinler büyür. Hepsi ekmek yer, annenin ve ineklerin sütünü içerler.
.
Adam ocağın üzerine uzanır ve uyur. Anne iki çocuk daha doğurur. İnek bir şeyler çiğner. Baba anneyi keser. Onu çocuklarla birlikte yer, köpek de bir parça alır. Ama sonra yanlışını anlar, ahıra gider ve içer.
.
Baba uyurken en büyük kızı masaya tırmanır. Bir gölge belirir; yabancı bir adamdır. Dolaplı saat içki saatlerini ve diğerlerini vurur.
.
Ve geceyi.
.
Kız iki çocuk doğurur. Baba geri gelip her şeyi görünce biraz ağlar. Daha sonra güneşe yatar ve öyle kalır.
.
Yabancılar onu büyüyen ekinlerin altına gömer. Kız bir şeyler çiğner. Yabancılar ahıra gider ve sarhoş olurlar.
.
.
.
Michael Ende / AYNA İÇİNDE AYNA - Bir Labirent

Saturday, March 27

yolculuk (iç ses)

Zamanda yolculuk edesim var. Bir anda, ufacık bir bedenin içinden bakmak istiyorum dünyaya. Her şeyden habersiz olunan yaşlardan görmek istiyorum içinde bulunduğum zamanı; şimdiyi. Sadece çocuklara özgü olan o doğallığı, saflığı istiyorum beynimin içinde. Belki de biraz vurdumduymaz olmayı. "Büyükleri" hayrete düşürebilecek, hatta bazen kahkahalarla güldürebilecek kadar açık sözlü ve cesur olabilmeyi. Yaşadığım hayatı, ilk bakışta mantıksız gibi görünen, ama aslında kendine göre çok basit bir matematiği olan çocuksu düşüncelerimle biçimlendirmek istiyorum. Kendimce bir dünya kurup, imkansız diye tanımlananlarla her yanını donatmak istiyorum. Sonra, bir anda, seneler geçmişken kendimi görmek istiyorum. Bu sefer içeriden değil, başka bir gözle dışarıdan bakmak istiyorum kendime. İzlemek istiyorum neye benzediğimi, nasıl bir "büyük" olduğumu. Neleri kaybettiğimi, neleri kazandığımı, hayallerimin ne kadarının benimle kaldığını, ne kadarının uçup gittiğini görmeyi istiyorum. Sevgi kavramını nasıl şekillendirdiğimi, başkalarına duyduğum sabır seviyesinin nerelere vardığını, kibar biri olmaktan vazgeçip geçmediğimi, kısacası nasıl bir insana ya da bir canavara dönüştüğümü seyretmek istiyorum. Sonra da, hala devam etmekte olduğum gerçek hayatıma dönüyorum; mutlu, huzurlu ama birazcık da zor geçen. Ayakta kalmaya çalışmanın verdiği zorlukları ve sorumlulukları her geçen saniyede hissettiğim şimdiki zaman. Garip durumların ve bazı zorunlulukların saçma ve gereksiz mutsuzluklara dönüştüğü şimdiki zaman. Sancılı bir büyüme süreci. Diş çıkarmak gibi, ağrı ve acı hissettiren, arada kaşınan, bazen de hiç varlığını bile duymadığınız... Yine de büyümek güzel. Her ne kadar zor olsa da güzel işte. Sadece, büyürken kaybetmek istemediklerim var içimde. İleride benimle olmadıklarını gördüğümde gerçekten üzüleceğim bazı duygular. Onlara şimdiden sahip çıkıp, içeride güvenli bir yerlere saklamak en iyisi sanırım.

Wednesday, February 17

Mr. Nerdy ve Ben



***


Az önce, odamda, yatağımın yaslandığı duvarın karşısında kalan duvarı, yattığım yerden, sırtım yastıklarıma dayalı, boynumdan aşağısı yorganımın içinde, midemdeki ağrı eşliğinde izledim. Durduk yere, Mr.Nerdy'nin neden o gün yalnız kalmayı seçtiğini düşündüm ilk, duvarımda asılı fotoğrafını gördüğümde. Alt tarafı bir gözlüktü o. Neden bir gözlük yalnız kalmak ister ki? Hem de muhteşem bir mayıs ayının İzmir'inde.. Belki de dedim, hiç böyle bir an yaşamamıştı o ana kadar, o kadar senelik hayatı boyunca. Ne de olsa yılların gözlüğüydü o.. Kim bilir kaç defa kırılıp onarılmıştı, camı çatlamıştı ve değiştirilmişti -belki de 0,75'lik bir miyop camına aşık olmuştu ve istemeden ondan ayrılmak durumunda kalmıştı yeni sahibinin gözleri miyop olmadığı için, bu da demek oluyor ki; acı bir aşk hikayesi vardı- Kim bilir kaç defa sapları ısıtılıp, yeni sahiplerinin kulak arkalarına tam oturacak şekilde eğilip burkulmuştu. Acaba kaç kişinin burnunun üzerinde yaşamıştı şimdiye kadar? Kim bilir kaç kişinin sözde gözlerine göz olmuştu da, -insanların işine yaramak adına- gerçekte kendi görmek istediklerini seyredememişti. İnsanlar nereye baksalar oraya bakmak zorunda olmak, ne görmek isteseler onu göstermeye mecbur olmak sıkıcı bir şey olmalı, ona hak veriyorum. Masmavi denizin karşısında, o muhteşem kokuyla birlikte herhangi bir masanın kenarında uçsuz bucaksız manzarayı izlemeye dalmışken o, aklıma şuan şu soru geldi; acaba hiç yüzmeyi denemiş miydi şimdiye kadar? Belki senelerden birinde, bir yaz günü, birden bire buz gibi soğuk suların içinde buluvermişti kendini keten bir gömleğin cebinde tam da öğleden sonra şekerlemesi yaptığı bir zamanda. Sahibi iskelede şezlonguna uzanmış, gazetesini okurken çıkıveren bir rüzgarda, iskelenin her yanına dağılan gazete sayfalarını toplamak için eğildiğinde cup diye denize düşüvermişti belki.. Ya da başka bir sahibinin yumuşacık saçları arasında kızgın güneşin altında beraberce güneşlenirlerken, unutulup, sahibinin kafasının üzerinde denize balıklama atlamak zorunda kalmıştı. Bu sene onunla beraber tatile gitmeye karar verdim. Gerçi beraber bir dolu yer gezdik ama yaz tatiline hiç çıkmadık. Mesela kumsal mı sever yoksa iskele mi, daha bunun cevabını bile bilmiyorum. Ya da biraz ılık suda yüzmekten mi hoşlanır yoksa buz gibi olanında mı? Belki de yüzmekten nefret ediyordur, belki onun da fobileri vardır. Karanlıkta kaldığında delirecek gibi hissediyor olabilir belki. Bu yüzden, onu, içine koyup bir kenara kaldırdığım kutudan çıkarsam iyi olur. Onunla uzun zamandır eskisi gibi görüşmüyoruz zaten. Benden uzakta o kutunun içinde kaldığı günlerde ya kafasını dinlemiştir ya da kendini işe yaramaz hissetmiştir muhtemelen, belki de unutulduğunu hissedip bana biraz darılmıştır. Ben ilkini tercih ederim tabii, umarım öyledir. Belki de o gün, muhteşem bir mayıs ayının İzmir'inde beraber olduğumuz o gün, onu o masanın kenarına koymamı kendisi istemişti benden. Ben içimden geldiği için yapmıştım bunu ama belki de onun bunu istediğini hissetmiştim, bilemiyorum. Mr. Nerdy o anda ne kadar da yalnız görünüyor gözüme hala, duvarımda asılı duran bu haliyle. Ama sanki hüzünlü bir portre olmasına karşın; huzurlu, sakin ve de aydınlık aynı zamanda.. Şimdi salondayım, az sonra onu kutusundan çıkarıp, sabah olduğunda -sabaha çok kalmadı zaten- güneşin doğuşunu izlemesi için masanın üzerine koyduktan sonra yatağıma gidip uyumaya karar verdim. Bakalım bu yeni gün bizim için nasıl geçecek!


***

Monday, January 25

özlemek

Evet dünya yuvarlak ama dünya çok büyük. Dünya çok fazla büyük bazen. Dünyalılar çok fazla ve her yerdeler. Hatta o kadar her yerdeler ki, oralara "dünyanın bir ucu" deniyor. Ve dünyanın diğer ucunda olanlar, öbür ucunda olanları özlüyor bazen, zaman geçse de özlemek geçmiyor. Mesafeler uzadıkça, özlemler de büyüyor ve kocaman bir ağırlık olup oturuyor içine. Özlemek denen o garip his belli bir zamandan sonra azıcık acıtıyor, burkuyor insanın içini. İnsan ne kadar çabuk büyürse o kadar çabuk uzaklara gidiyor ya da uzaklarda kalan oluyor. İnsan denen şey özlüyor; ailesini, dostlarını, sevdiği diğer insanları. Ama yine bu insan denen şey, zamanı gelince alışıyor özlemeye de.