Friday, November 20

düşünmek.düşün.düş.d.

Bazen, deniz görmeyen ama vapur duyan evimde otururken, düşünürüm ben. Her şey hakkında düşünürüm. Herkesin hakkında düşünecek bir şeyler de bulabilirim istersem. Kurmaca fikirler, garip senaryolar yaratabilirim kafamda. Bundan daha kolay bir şey yok zaten. Her şeyle ve herkesle ilgili istediğim kadar özgürce düşünebilirim. Bunu herkes yapabilir ve eminim yapıyordur da. Mesela karanlıkta gözlerimi tavana dikip, dışarıyı dinlerim ben. Rüzgarda yaprakların sesini duyarım bazen ve onları düşünürüm. Rüzgarın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu ya da yaprakların hışırtısının sahile vuran dalga sesine ne kadar benzediğini düşünürüm. Gecenin bir köründe ağaçta mutlu mutlu öten bir kuşun ne demek istediğini düşünürüm. Yine geceleri, penceremin önünden gelen çıtırtılara köpeklerin sebep olduğunu bilirim ama birinin gizlice penceremin önünde gezdiğini düşünürüm inatla. Sonra korkarım bazen bu düşünceden. Bunu düşünmeyi sevmem ve daha başka, daha güzel şeyler düşünmeye çalışırım. Hemen her gün, günün herhangi bir anında duşa girdiğimde veya sifonu çektiğimde, üst kat komşumun da benimkilerle eş zamanda yukarıda aynılarını yapıyor olmasının ne kadar tuhaf olduğunu düşünürüm ister istemez. Sonra boğazdan gelen vapur sirenlerini duyarım. Vapur sirenlerini sevdiğimi düşünürüm çoğu zaman. O kadar çok çalarlar ki bazen peş peşe, vapurun az sonra bir yalıya çarpacağını düşünürüm. Sanki insanları uyandırmak, onları başlarına gelecek felaketten kaçabilmeleri için uyarmak istediklerinden dolayı o kadar çok ses çıkardıklarını düşünürüm. Sonra yavaş yavaş gözlerim kapanır. Uykuyu düşünürüm. Uyumadan önce görmek istediğim rüyayı düşünürüm. Sonra genelde sabah olur.

Friday, November 6

metro

Metroda insanların birbirini izlemesi ritüeli. Çaktırmadıklarını düşünerek. Farkedilince göz kaçırma refleksleri ve gereğinden fazla ciddi görünme çabaları. Komik.

Saturday, October 31

31 ekim 2009

Çantasından koca bir poşet çıkarırken; "Bu arada sana bunları aldım bu sabah, kışlıkların gelene kadar bunları giyersin." dedi.

Monday, October 5

tuhaf istekler vol.II

Keşke sürekli kalsiyum eksikliğim olsa da tırnaklarımda hep şu garip beyaz şeyler çıksa. Ben onları çok seviyorum. Böyle beyaz beyaz bi sevimliler.

Wednesday, September 30

fitter happier

Fitter, happier, more productive, comfortable, not drinking too much, regular exercise at the gym (3 days a week), getting on better with your associate employee contemporaries , at ease, eating well (no more microwave dinners and saturated fats), a patient better driver, a safer car (baby smiling in back seat), sleeping well (no bad dreams), no paranoia, careful to all animals (never washing spiders down the plughole), keep in contact with old friends (enjoy a drink now and then), will frequently check credit at (moral) bank (hole in the wall), favors for favors, fond but not in love, charity standing orders, on Sundays ring road supermarket (no killing moths or putting boiling water on the ants), car wash (also on Sundays), no longer afraid of the dark or midday shadows nothing so ridiculously teenage and desperate, nothing so childish - at a better pace, slower and more calculated, no chance of escape, now self-employed, concerned (but powerless), an empowered and informed member of society (pragmatism not idealism), will not cry in public, less chance of illness, tires that grip in the wet (shot of baby strapped in back seat), a good memory, still cries at a good film, still kisses with saliva, no longer empty and frantic like a cat tied to a stick, that's driven into frozen winter shit (the ability to laugh at weakness), calm, fitter, healthier and more productive a pig in a cage on antibiotics.

Friday, August 28

Bulantı

İnsanların içine giren bir tür virüs onları kontrolden çıkarıyor gibi sanki. Hareketler anlamını yitiriyor, duydukların saçma geliyor, konuşmak bir şeyleri değiştirmiyor artık ve keyif keyif olmaktan çıkıyor, hayat ağır bir yük olmaya başlıyor gibi hissediyorsun. Duyduğun sesler, burnuna gelen kokular, aldığın nefes içinde birikip kocaman bir fırtına yaratıyor. Beynin bir dolu parçaya bölünmüşken, hala kalbinin sesini dinlemeye çalışmak fazla "Pollyanna" kalıyor yanında. Bakıyorsun ki; zaman o kadar hızlı geçerken, sen zamandan da hızlı büyümüşsün. Neden? Para için mi? Başarı için mi? Yarışmak için mi yaşadığın gezegeni paylaştığın senin gibilerle? "Sonunun aynı olduğunu bile bile hala neden mutluluk sınırlarını zorlar ki insan?" gibi sorularla savaşıyorsun. Ama şunun farkındayım ki soru sordukça cevaplardan uzaklaşıyorsun. Sormadığında ise kabulleniyorsun ve o hengamenin içindeki yerini kapıp bilinçsizce sürükleniyorsun, herkes nereye sen oraya. Şelaleden aşağıya yuvarlanmak gibi sanki. Hatta daha da kötüsü. Yaklaştığını gördüğünde, o suların içinde kaybolacağını anlayıp hiçbir şey yapamamak gibi daha çok. Hayat yormuyor aslında, sen hayata bu misyonu yüklüyorsun. Onun hiçbir şeyden habersiz akıp giden bir rutini var, sen durumu zorlaştırıyorsun kolaylaştırdığına inanıp. Bu da sonsuz bir bulantı yaratıyor ben ve benim gibilerin bünyesinde. Sonunda uyanacağımızı bildiğimiz rüyalarımızı yaşıyoruz belki de.. Ama diğerleri üzerinde hakimiyet kurma çabası gereğinden fazla cüretkar kalıyor yeryüzündeki küçük bir noktacık için. Değer verdiğin şeyler nasırlaşıyor gitgide ve belki de çoktan çürüdü bile ama ısrarla ve hala aynı azimle "ego" denen şeyi baş tacı yapıyor insan. İşte hepimizin duvarlarını süsleyen özel tasarım mutluluk tablosu. Baktıkça gülümsememiz için..

Thursday, April 16

bir istanbul sürprizi

"Yaşlılar biraz fazla konuşur kusuruma bakma ama şöyle de bi laf vardır ki; konuşana değil konuşturana bakacaksın." dedi ve hayatta hep "böyle" gülümsemem için defalarca dua etti bugün Muzaffer dede...
.
.
Bugünün güzel bir gün olacağını, gördüğüm bembeyaz rüyadan güneşli, sıcacık ve daha ağrısız bir güne uyandığımda anlamıştım. Sahilde bugün kimseye araba çarpmadı, minibüs şöförü önüne gelene çatmadı, bindiğim taksilerin şöförlerinin yüzünde hala biraz olsun gülümseme kalmıştı. Dönüş yolunda bindiğim otobüs tıklım tıklım doluydu. Onca insanın içinde gözüme sadece tek bir kişi takıldı. Fötr şapkasının altında o sırada içi geçmiş uyukluyordu, yanındaki koltuk boşaldı. Ayakta durabilecek kadar iyi hissettiğimden oturmadım başta ama o kadar kişiden kimse oturmayınca yanına geçiverdim. Bir süre sonra gözlerini açtı, etrafına bakıp nerede olduğumuzu anlamaya çalıştı, sonra yanında kimin oturduğuna baktı, ben vardım. Sonra biraz denizi izledikten sonra kulağıma doğru eğilip kısık sesiyle, "Yazık etme gözlerine" dedi. "Bak hava ne kadar güzel, denizi izle biraz. Kitabı sonra okursun nasıl olsa." Sonra bana "tahsilimi" sordu, ara ara kendinden bahsetti, bazen söylediklerini iki ya da üç kere tekrarladı ama konuştuğu her kelimenin kayda geçebilmesini öyle istedim ki başa sarıp tekrar tekrar dinleyebilmek için sonradan..
.
.
Daha sonra ara sıra Sarıyer'de kafasını dinlemeye gittiğini söyledi ve bugün eğer istersem benim de ona katılabileceğimi. Başta eve gitmek niyetindeydim fakat henüz tanıştığım 86 yaşındaki kısa yol arkadaşımdan apar topar ayrılmak istemedim. Gittik, çayımızı içtik, kuru pastamızı yedik, o anlattı ben dinledim. Dinledikçe kendi dedemi özledim, dedem aklıma geldikçe Muzaffer dedeyi daha da çok sevdim.
.
.
86 yaşına gelebilmiş olmasının en büyük sırrını paylaştı benimle. Hayatında aptal insanlara yer vermediğini söyledi, onlarla boş yere vakit harcayıp kendini yormadığını... Aslında herkesi sevdiğini ama hakedene sabır gösterdiğini. Üşümemem için kazağını vermeyi teklif edicek kadar centilmen, beni evime uğurlarken yol paramın olup olmadığını sorucak kadar da baba gibiydi.
.
.
Benim dedem öldü. Ama onu o kadar özlüyordum ki sanırım bunun için hayat karşıma çıkardı Muzaffer dedeyi. Artık İstanbul'da bir dedem daha var. İstediğim zaman arayabileceğim, bildikleriyle beslenebileceğim, dedemle aramızdakine benzer bir bağ kurabileceğimi hissettiğim Muzaffer dede... Herkesin genelde korktuğu İstanbul, iyi insanları benim karşıma çıkarmaya kararlı sanırım. Memnun oldum Muzaffer dede...
.
.
Bugün güzel bir gündü.